Kutsal Kitap’ın bozulup bozulmadığını anlamak için Metinsel Eleştiri bilimi

“Neden Kutsal Kitap’ı okuyayım? Çok uzun zaman önce yazılmış, birçok çevirisi ve revizyonu olmuş – Gerçek mesajının zamanla değiştirildiğini duymuştum.” Kutsal Kitap’ı oluşturan Tevrat, Zebur ve İncil için söylenilen bu sözü çok duydum.

Birçoğumuz için Kutsal Kitap hakkında duyduğumuz tek şey budur. Ne de olsa iki bin küsür sene önce yazılmıştır. O zaman, Kutsal Kitap’ta okuduklarımızın, zamanında gerçek peygamberler ve yazarlar tarafından yazılmış olanlarla aynı olup olmadığı sorusuna cevap verebilir miyiz? Din haricinde, günümüzde okuduğumuz Kutsal Kitap’ın bozulup bozulmadığını gösteren bilimsel veya mantıksal nedenler var mıdır?

Metinsel Eleştirinin Temel Prensipleri

Bu soruyu soran birçok kişi, metinsel eleştiri denilen bir bilimsel disiplinle yanıt verileceğinin farkında değildir. Aynı zamanda, bu bir bilimsel disiplin olduğu için herhangi bir eski yazıya uygulanabilir. Bu makale, metinsel eleştiride kullanılan iki temek ilkeyi verecek ve bunları Kutsal Kitap’a uygulayacaktır. Bunu yapmak için bugün okuyabildiğimiz herhangi bir eski yazının zaman içinde korunduğu süreci gösteren bu figürle başlıyoruz.


Eski kitapların günümüze kadar nasıl geldiğini gösteren bir zaman çizelgesi

Bu diyagram, M.Ö. 500’de yazılmış bir kitabın örneğini gösterir. Ancak bu orijinal hali her zaman bu durumda kalmaz. Bu yüzden çürümeden, kaybolmadan veya yok olmadan önce, bir el yazması (MSS) kopyası (1. kopya) yapılır. Kopyalama işini kâtip olarak adlandırılan profesyonel bir grup insan yapar. Yıllar geçtikçe, kopyaların da kopyaları yapılır (2. kopya & 3. kopya). Bir noktada bir kopyası, bugün var olacak şekilde korunur (3. kopya). Örnek diyagramımızda bu kopya M.S. 500 yılında yapılmıştır. Bu, kitabın durumunu en erken bildiğimiz sürenin M.S. 500’den itibaren olduğu anlamına gelir.

Bu nedenle M.Ö. 500 ile M.S. 500 arasında geçen dönem (diyagramda x olarak etiketlenmiştir) bu döneme ait tüm el yazmaları kaybolduğu için kopya denetimi yapamayacağımız dönemdir. Örneğin, eğer 1. kopyadan yapılan 2. kopyada hatalar meydana geldiyse, bu belgelerden hiçbiri erişilebilir olmadığından birbirleriyle karşılaştırma yapamayız. Varolan kopyalardan önceki bu zaman dilimi (x dönemi) böylece metinsel belirsizlik aralığıdır – yolsuzluğun meydana gelmiş olabileceği yer. Bu nedenle, metinsel eleştirinin ilk prensibi, belirsizlik süreci azalacağından, bu x aralığı ne kadar kısa olursa, günümüzde belgenin doğru korunmasına daha fazla güvenebileceğimizdir.

Tabii ki, günümüzde genellikle bir belgenin birden fazla el yazması kopyası vardır. İki el yazması kopyamız olduğunu ve her birinin aynı bölümünde aşağıdaki ifadenin olduğunu varsayalım:


Bu bir varyant okumasını gösterir (birinde ‘Selin’, ötekinde ‘Pelin’ der), ama sadece birkaç el yazması ile hatanın hangisinde olduğunu belirlemek zordur

Bu elyazmasının gerçek yazarı ya Selin ya da Pelin hakkında yazmıştır ve bu elyazmalarının birinde hata vardır. Soru şudur – Hangisinde hata vardır? Mevcut kanıtlara göre karar vermek çok zordur.

Şimdi, aşağıda gösterildiği gibi, aynı eserin iki el yazması kopyasını daha bulduğumuzu varsayalım:


Şimdi elimizde dört elyazması vardır ve hatanın hangisinde olduğunu görmek daha kolaydır

Artık hangi elyazmasında hata olduğuna karar vermek daha kolaydır. Hatanın üç kez yinelenen aynı hata yerine bir kez oluşması daha olasıdır, bu nedenle MSS #2 kopya hatasına sahip olması ve yazarın Pelin hakkında değil, Selin hakkında yazması olasıdır. ‘John’ yozlaşmadır.

Bu basit örnek, metinsel eleştiride ikinci prensibi göstermektedir: Günümüzde ne kadar çok el yazması varsa, hataları tespit etmek, düzeltmek ve orijinalin ne dediğini bilmek o kadar kolay olur.

Tarihi kitapların Metinsel Eleştirisi

O halde, herhangi eski bir kitabın güvenilirliğine karar vermek için kullanılan bilimsel metinsel eleştirinin iki ilkesi var: 1) orijinal yazı ile ilk var olan el yazması kopyaları arasındaki sürenin ölçülmesi, 2) mevcut makale kopyalarının sayımı. Bu ilkeler tüm eski yazılar için geçerli olduğundan, aşağıdaki çizelgelerde gösterildiği gibi, (J. McDowell’ın Evidence That Demands a Verdict 1979 – Hüküm Gerektiren Kanıt kitabının 42-48 sayfalarından alınmıştır), hem İncil’e hem de diğer eski kitaplara uygulayabiliriz.

Yazar Yazıldığı
Tarih
İlk
Kopyası
Zaman
Aralığı
#
Sezar 50 BC 900 AD 950 10
Plato 350 BC 900 AD 1250 7
Aristoteles* 300 BC 1100 AD 1400 5
Thukydides 400 BC 900 AD 1300 8
Herodot 400 BC 900 AD 1300 8
Sofokles 400 BC 1000 AD 1400 100
Tacitus 100 AD 1100 AD 1000 20
Plinius 100 AD 850 AD 750 7

* herhangi bir yazısından

Bu yazarlar antik çağların önemli klasik yazarlarını temsil eder – modern uygarlığın gelişimini şekillendiren yazılar. Ortalama olarak, orijinal yazımından yaklaşık 1000 yıl sonrasındaki süreçte korunan yaklaşık 10-100 el yazması bize ulaşır.

Kutsal Kitap’ın Metinsel Eleştirisi

Aşağıdaki tabloda Kutsal Kitap yazıları (Özellikle İncil ya da Yeni Antlaşma) aynı noktalarla karşılaştırılır (P.W. Comfort’ın The Origin of the Bible 1992 – Kutsal Kitap’ın Kökeni kitabının 193. sayfasından alınmıştır.)

MSS Yazıldığı Tarih MSS Tarihi Zaman Aralığı
John Rylan 90 M.S. 130 M.S. 40 yıl
Bodmer Papyrus 90 M.S. 150-200 M.S. 110 yıl
Chester Beatty 60 M.S. 200 M.S. 140 yıl
Codex Vaticanus 60-90 M.S. 325 M.S. 265 yıl
Codex Sinaiticus 60-90 M.S. 350 M.S. 290 yıl

Kutsal Kitap’ın Metinsel Eleştirisinin Özeti

Yeni Antlaşma el yazmalarının sayısı o kadar fazladır ki, hepsini bir tabloda listelemek imkansızıdr. Yıllarca bu konuyu incelemiş olan bir bilginin de söylediği gibi:

“Bugün var olan Yeni Antlaşma’nın bölümlerinin 24000’den fazla MSS kopyası vardır … Başka hiçbir antik belge yoktur. Başka hiçbir belge bu sayıya veya onaylanmaya bile yaklaşmaya başlamaz. Buna karşılık, Homer tarafından yapılan ILIAD, 643 MSS ile halen ayakta olan ikinci eserdir.” (J. McDowell’ın Evidence That Demands a Verdict 1979 – Hüküm Gerektiren Kanıt kitabının 40. sayfası).

British Museum’da lider bir bilim adamı buna katılır:

 “Alimler, başlıca Yunan ve Romalı yazarların gerçek metnine sahip olduklarından memnundurlar … yine de, yazılar hakkındaki bilgilerimiz yalnızca bir avuç MSS’ye dayanır, oysa Yeni Antlaşma’nın MSS’si binlercedir…” – F.G. Kenyon (British Museum’ın eski müdürü) Our Bible and the Ancient Manuscripts. 1941 – Kutsal Kitap’ımız ve Eski El Yazmaları, sayfa 23.)

İlk Yeni Antlaşma belgeleri ile ilgili bir kitabım var. Şöyle başlar:

 “Bu kitap, Yeni Antlaşma metninin yaklaşık 2/3’ünü içeren…2. yüzyıldan 4. yüzyılın başlarına kadar olan süreci kapsayan (İ.S. 100-300)…Yeni Antlaşma’nın en eski 69 elyazmasını içerir.” (P. Comfort, ““The Text of the Earliest New Testament Greek Manuscripts – En Eski Yeni Ahit Yunanca El Yazmaları Metni” Önsöz, sayfa 17. 2001)

Başka bir deyişle, var olan bu el yazmaları çok eskidir, Yeni Antlaşma’nın orijinal yazmalarından sadece yüz kadar yıl sonradır. Bu el yazmaları Konstantin’den ve Roma kilisesinin yükselişinden de öncesine dayanır. Ayrıca Akdeniz’e yayılmış durumdalardır. Eğer bir bölgeden bazıları yozlaşmış olsaydı, farkı diğer bölgelerden gelen el yazmalarıyla karşılaştırarak görürdük. Ama hepsi aynıdır.

O halde, bundan nasıl bir sonuç çıkarabiliriz? Kesinlikle, en azından nesnel olarak ölçebildiklerimizde (mevcut MSS’lerin sayısı ile orjinal ve en eski MSS arasındaki zaman aralığı) Yeni Antlaşma (İncil) diğer klasik yazıların hepsinden daha fazla desteklenir. Kanıtların bizi getirdiği karar aşağıdakilerle özetlenebilir:

 “Yeni Antlaşma’nın ortaya çıkan metnine şüpheyle bakmak, tüm klasik antik çağların bilinmezliğe kaymasına izin vermektir, çünkü antik döneme ait başka hiçbir belge Yeni Antlaşma kadar bibliyografik olarak kanıtlanmaz.” – Montgomery, History and Christianity (Tarih ve Hristiyanlık) 1971. Sayfa 29.

Söylediği şey, tutarlı olmak için, eğer Kutsal Kitap’ın (İncil) güvenilirliğini sorgularsak, genel olarak klasik tarih hakkında bildiğimiz her şeyi de unutabiliriz – ve daha önce bunu hiçbir tarihçi yapmamıştır. Eğer, ilk yazılışından beri sadece 100 yıl sonrasına dayanan 24000 el yazması varken İncil’in değiştirildiğini düşünüyorsak, ilk var olan kopyası ile arasında 1300 yıllık bir boşluk olan ve günümüzde sadece sekiz adet el yazması olan Heredot’un yazılarının neden değiştirildiğini iddia etmiyoruz? Bu çok anlamsız.

İncil metinlerinin dönemler olarak değişmediğini, dillerin ve imparatorlukların var olan en eski MSS’lerin bu olaylardan önce gelmesinden beri gelip gittiğini biliyoruz. Örneğin, hiçbir papanın ya da Roma İmparatoru Konstantin’in İncil’i değiştirmediğini biliyoruz, çünkü Konstantin ve papanın zamanından daha önce el yazmaları vardı ve tüm bu ilk el yazmaları aynı olayları içerdiğini biliyoruz. Günümüzde İncilleri çevirmek için kullanılan el yazmaları, Hz. Muhammed SAV zamanından önce gelirler ve Kutsal Kitap’ın kendi zamanında bulduğu gibi olduğunu onaylamış olması (confirmed the Bible as he found it in his day) anlamlıdır çünkü, sadece kullanılmış olan el yazmalarından bile, onun gününden beri değişmediğini biliriz.

Günümüzdeki Kutsal Kitap’ları tercüme etmekte kullanılan el yazması kaynaklarının çok eski zamanlardan geldiği, aşağıdaki çizelgede gösterilmektedir.


Modern Kutsal Kitap’lar, çoğu İ.S. 100-300 yılları arasında olan ilk mevcut el yazmalarından tercüme edilir. Bu kaynak el yazmaları Konstantin veya diğer dini- siyasi güçlerden çok önce ve Hz. Muhammed SAV zamanından çok önce gelir

Özetlemek gerekirse ne zaman ne de Hristiyan liderler İncil’in ilk yazılarına yerleştirilen orijinal fikir ve mesajları bozmuştur. Günümüzde sahip olduğumuz binlerce ilk el yazmasından yazarların gerçekte ne yazdıklarını tam olarak aktardığını biliyoruz. Metinsel eleştiri bilimi İncil’in güvenilirliğini destekler.

Üniversite dersinde Metinsel Eleştiri

Kısa bir süre önce Kanada’nın Western Ontario Üniversite’sinde bu konuyla ilgili bir ders verme ayrıcalığım oldu. Aşağıda, bu soruyu kapsayan İngilizce dersin, 17 dakikalık bir videosu bulunmaktadır.

Şu ana kadar sadece Yeni Antlaşmanın – İncil’in metinsel eleştirisine baktık. Peki ya Eski Antlaşma’yı oluşturan Tevrat ve Zebur?  Aşağıdaki 7 dakikalık İngilizce videoda Eski Antlaşma’nın metinsel eleştirisini özetliyorum.

İbrahim’in 3. İşareti: Kurban

Büyük peygamber İbrahim (Aleyhisselam), bir önceki işarette bir oğul vaadi almıştı ve Allah da sözünü tutmuştu. Hatta Tevrat’ta İbrahim’in (Aleyhisselam) nasıl iki oğula sahip olduğu anlatılır. Yaratılış 16. bölümde Tevrat, Hacer ile olan oğlu İsmail’den, Yaratılış 21. bölümde de, yaklaşık 14 yıl sonra Saray’la olan oğlu İsak’tan bahsedilir. Maalesef bunların hepsi ev halkının içinde iki kadın arasında çekememezliğe neden oldu. Hacer ve Saray anlaşamadı ve sonunda İbrahim Hacer ve oğlunu göndermek zorunda kaldı. Burada (here) bunun nasıl olduğunu ve Allah’ın Hacer ve İsmail’i nasıl başka bir şekilde bereketlemiş olduğunu okuyabilirsiniz.

İbrahim Peygamberin Kurbanı: Kurban Bayramının Temeli

Ev halkında sadece bir oğlu kaldığında, İbrahim (Aleyhisselam) en büyük denenmeyle karşı karşıya kalır ama bu Düz Yolu çok iyi anlamasına yardımcı olacak bir kapıdır. Oğlunu kurban etme denenmesini Tevrat ve Kur’an’dan buradan (=here.) okuyabilirsiniz. Kitaplardaki bu hikaye yüzünden günümüzde kurban bayramı kutlanılır. Fakat bu sadece tarihi bir olay değil, çok daha fazlasıdır.

Kitaplardaki anlatım sayesinde bunun İbrahim (Aleyhisselam) için bir denenme olduğunu anlayabiliriz ama aslında ondan da fazlasıdır. İbrahim bir peygamber olduğundan bu denenme bizim için de Tanrı’nın bize olan ilgisini anlamamız için bir işarettir. Bu ne şekilde bir işarettir? Lütfen İbrahim’in, neredeyse oğlunu kurban ettiği yere ne isim verdiğine dikkat edin. Tevrat’taki bu kısım direkt okuyabilmeniz için aşağıda yer almaktadır.

“İbrahim çevresine bakınca, boynuzları sık çalılara takılmış bir koç gördü. Gidip koçu getirdi. Oğlunun yerine onu yakmalık sunu olarak sundu. Oraya “Yahve yire” adını verdi. “RAB’bin dağında sağlanacaktır” sözü bu yüzden bugün de söyleniyor.” (Yaratılış 22:13-14)

İbrahim’in bu yere verdiği isme dikkat edin. Oraya “RAB sağlayacak” dedi. Bu isim geçmiş zamanda mı, şimdiki zamanda mı yoksa gelecek zamanda mı geçiyor? Bariz bir şekilde gelecek zamanda geçiyor. Daha da net olmak gerekirse bunu takip eden söz (bu olayı yaklaşık 500 yıl sonra Tevrat’a uyarladığında Musa’nın -Aleyhisselam- söylediği bir şeydir, şöyle der “…sağlanacaktır.” Bu da yine aynı şekilde gelecek zamandadır ve geleceğe bakar. Birçok insan İbrahim’in çalılıkta bulunan ve oğlu yerine kurban edilmiş olan koçtan (erkek koyun) bahsettiğini düşünür. Fakat İbrahim buy ere sim verdiği zaman koç çoktan ölmüştü, kurban edilmişti ve yakılmıştı. Eğer İbrahim çoktan ölmüş, kurban edilmiş ve yakılmış olan koçtan bahsetseydi o yere, geçmiş zaman olan,“RAB sağladı” adını verirdi. Musa (Aleyhisselam) da, eğer İbrahim’in yerini almış olan koçtan bahsediyor olsaydı, ‘Ve bugüne dek “Rab’bin dağında sağlandı” denir’ diye yorum yapardı. Fakat hem Musa hem de İbrahim açıkça gelecek zamanda geçen bir isim verdiler ve bu yüzden zaten ölmüş ve kurban edilmiş olan koçtan bahsetmiyorlar.

O halde neyden bahsediyorlar? Eğer bir ipucu arıyorsak, İşaret’in en başında, Allah’ın İbrahim’e gitmesini söylediği yere bakabiliriz.

“Tanrı, “İshak’ı, sevdiğin biricik oğlunu al, Moriya bölgesine git” dedi, “Orada sana göstereceğim bir dağda oğlunu yakmalık sunu olarak sun.” (2. ayet)

Bu ‘Moriya’da’ oldu. Peki orası nerededir? İbrahim’in zamanında el değmemiş bir yer olsa da (İÖ 2000), bin yıl sonrasında (İÖ 1000) ünlü Kral Davut burada Yeruşalim şehrini kurdu ve oğlu Süleyman burada Tapınak inşa ettirdi. Zebur kitabında şunu görüyoruz:

“Süleyman bundan sonra RAB’bin Yeruşalim’de babası Davut’a göründüğü Moriya Dağı’nda RAB’bin Tapınağı’nı yaptırmaya başladı.” (2. Tarihler 3:1)

Başka bir deyişle, İbrahim’in (ve daha sonra Musa’nın) zamanındaki ‘Moriya Dağı’ vahşiliğin ortasında el değmemiş bir dağ zirvesiydi ama bundan 1000 sene sonra Davut ve Süleyman zamanında, İsraillilerin RABBİN Tapınağını inşa ettikleri merkezi bir başkent oldu. Günümüzde de Yahudiler için kutsal bir yerdir.

İsa Mesih ve Moriya Dağındaki kurban

İşte tam da burada İsa Mesih (Aleyhisselam) ve İncil’e direkt bağlantı görüyoruz. Bu bağlantıyı, İsa’nın isimlerinden birini öğrendiğimizde görüyoruz. İsa’ya verilmiş birçok isim vardı. Belki de İsa’ya verilmiş, en bilinen isimlerden biri de ‘Mesih’tir’(‘Christ’). Fakat ona verilmiş olan ama çok da bilinmeyen – yine de çok önemli olan – başka bir isim daha vardır. Bunu İncil’in Yuhanna kitabında, Yahya peygamber (İncil’de Vaftizci Yahya) şöyle dediğinde görüyoruz:

 Yahya ertesi gün İsa’nın kendisine doğru geldiğini görünce şöyle dedi: “İşte, dünyanın günahını ortadan kaldıran Tanrı Kuzusu! Kendisi için, ‘Benden sonra biri geliyor, O benden üstündür. Çünkü O benden önce vardı’ dediğim kişi işte budur.  (Yuhanna 1:29-30)

İsa’ya (Aleyhisselam) Yahya tarafından verilen, önemli ama daha az bilinen isim ‘Tanrı Kuzusu’dur.’ Şimdi İsa’nın hayatının sonlarını düşünün. Nerede yakalanıp ölüme mahkum edilmişti? Yeruşalim’de (görmüş olduğumuz gibi ‘Moriya Dağı’nın’ olduğu yerdi). Yakalandığı zaman için söyle deniyor:

İsa’nın, Hirodes’in yönetimindeki bölgeden geldiğini öğrenince, (Pilatus) kendisini o sırada Yeruşalim’de bulunan Hirodes’e gönderdi. (Luka 23:7)

Başka bir deyişle, İsa’nın tutuklanması, mahkemesi ve ölüme mahkum edilmesi Yeruşalim’de (=Moriya Dağında) gerçekleşti.

İbrahim’e dönelim. Neden o yere gelecek zamanda geçen ‘Rab sağlayacaktır’ ismini verdi? Kendisi bir peygamberdi ve orada bir şeyin ‘sağlanacağını’ biliyordu. O anın duygusallığında, İbrahim’in oğlu ölümden son anda kurtarıldı çünkü onun yerine bir koç öldü. İki bin yıl sonra, İsa’ya ‘Tanrı Kuzusu’ dendi, tutuklandı ve aynı noktada ölüme mahkum edildi!


Yeruşalim/Moriya Dağındaki olayların çizelgesi

Kurban İbrahim’in fidyesi: ölüm için

Bu bizim için önemli midir? İbrahim’in bu işaretinin nasıl bittiğini not ediyorum. Kur’an’ın 107. Ayeti, İbrahim (Aleyhisselam) peygamber için şöyle der:

Ve ona büyük bir kurbanlık fidye verdik.

 ‘Fidye’ ne demek? Bir fidye ödemek, mahkum olarak tutulan birinin serbest bırakılması için yapılan ödemedir. İbrahim (Aleyhisselam) için ‘fidye’ demek, onun bir şeyin mahkumu olmuş olması demektir (Evet, bu kadar büyük bir peygamber için bile!). Neyin mahkumuydu? Oğlu ile ilgili olan olay bize gösterir. Ölümün mahkumuydu. Bir peygamber bile olsa, ölüm onu mahkum etmişti. Adem’in İşaretinden, Allah’ın Adem’i ve Çocuklarını (peygamberler dahil herkesi) ölümlü yaptığını görmüştük – artık ölümün mahkumları oldular. Fakat bu kurban edilmiş koç olayında bir şekilde, İbrahim’in (Aleyhisselam) ‘fidyesi’ ödendi. Eğer işaretlerin şimdiye kadarki sırasına dikkat ederseniz (Adem, Kayin&Habil, Nuh, İbrahim 1) peygamberlerin hemen hemen her zaman hayvan kurban ettiklerini göreceksiniz. Bununla ilgili belki de bizim gözümüzden kaçan bir şeyi görüyorlardı. Ve bunu görebiliriz çünkü bu eylem aynı zamanda geleceğe de işaret ediyor. Gelecekteki ‘Tanrı Kuzusu’ olan İsa ile bir ilgisi vardır.

Kurban: Bizim için bir bereket

Moriya Dağındaki kurban bizim için de önemlidir. Bu değiş-tokuşun sonunda Allah İbrahim’e şöyle der:

“…Soyunun aracılığıyla yeryüzündeki bütün uluslar kutsanacak. Çünkü sözümü dinledin. (Yaratılış 22:18)

Eğer ‘dünyadaki uluslara’ aitsiniz (ki öylesiniz!), bunun sizi ilgilendirmesi gerekir çünkü Allah’ın kendisi tarafından bir ‘bereket’ alma vaadine sahipsinizdir! Buna değmez mi? İbrahim’in hikayesi ve İsa ile ilgili olan bu bağlantı nasıl bize bereket oluyor? Ve neden? İbrahim’in (Aleyhisselam) ‘fidyesinin’ ödendiğini ve bunun aynı zamanda bizim için de bir gösterge olabileceğini görüyoruz ama bunun dışında cevap burada kolayca görünmüyor, bu yüzden Musa’nın işaretleri (iki tane var) ile devam edeceğiz ve bu işaretler bu sorulara yanıt olacak.

Fakat şu an için dikkatinizi ‘çocuk’ kelimesinin tekil olduğuna çekmek istiyorum. İnsanlar veya halk anlamına gelen ‘çocuklar’ kelimesi değil. Bereket vaadi İbrahim’in ‘çocuğu’ aracılığıyladır, birçok veya bir grup insan aracılığıyla değil. Musa’nın Fısıh İşareti bunu daha da iyi anlamamıza yardımcı olacaktır.

İbrahim’in 2. İşareti: Doğruluk

Hepimizin Allah’tan ihtiyacı olan nedir? Bu sorunun birçok farklı cevabı vardır ama  Adem’in İşareti bize ilk ve en büyük ihtiyacımızın doğruluk olduğunu hatırlatıyor. Burada bize (Adem’in çocuklarına) ithaf edilmiş Sözleri buluyoruz.

Adem oğulları, size, bedenimizi örtecek ve süsleyecek elbiseler hazırladık. Erdemlilik elbisesi ise daha hayırlıdır. Bunlar, ALLAH’ın işaretleridir, olur ki öğüt alırsınız. (Sure 7:26)

O halde ‘doğruluk’ nedir? Tevrat bize Allah’ın… olduğunu söyler.

Kaya’dır, işleri kusursuzdur, Bütün yolları doğrudur. O haksızlık etmeyen güvenilir Tanrı’dır. Doğru ve adildir. (Yasa’nın Tekrarı 32:4)

Allah’ın Doğruluğu, Tevrat’ta bu şekilde resmedilmiştir. Doğruluk, birinin mükemmel olduğu anlamına gelir; birinin bütün (sadece bir kısmı veya çoğu değil, bütün) yollarının adil olduğu, hiç birinin (azıcık bile) yanlış olmadığı anlamına gelir, dürüstlüktür. Doğruluk budur ve Tevrat, Allah’ı bu şekilde tanımlar. Fakat neden doğruluğa ihtiyacımız vardır? Buna cevap vermek için Zebur’daki bir bölüme bakalım. 15. Mezmur (Davut tarafından yazılmış olan) şöyle der:

1Ya RAB, çadırına kim konuk olabilir? Kutsal dağında kim oturabilir?

2Kusursuz yaşam süren, adil davranan, Yürekten gerçeği söyleyen. 3İftira etmez, Dostuna zarar vermez, Komşusuna kara çalmaz böylesi.

4Aşağılık insanları hor görür, Ama RAB’den korkanlara saygı duyar. Kendi zararına ant içse bile, dönmez andından. 5Parasını faize vermez, Suçsuza karşı rüşvet almaz.

Allah’ın ‘Kutsal Dağında’ kim oturur sorusu, Allah’ın Cennetine kimin girebileceğini sormanın başka bir yoludur. Verilen cevaptan günahsız ve doğru (2. Ayet) olanların Allah’ın Cennetine girebileceklerini görüyoruz. Bu yüzden doğruluğa ihtiyacımız vardır. Allah mükemmel olduğu için, O’nunla olabilmek için doğruluk gerekmektedir.

Şimdi de İbrahim’in (Aleyhisselam) ikinci işaretini düşünün. Bu bölümü Kutsal Kitap’tan okumak için buraya tıklayın ( here) Tevrat ve Kur’an’da İbrahim (Aleyhisselam) ‘Allah’ın yolunu’ (Sure 37:83) seçtiği için, ‘doğru’ olma hakkına sahip olduğunu görüyoruz (Yaratılış 15:6) – Adem’in İşaretinin bize ihtiyacımız olduğunu söylediği şey. O zaman bizim için önemli olan soru şudur: Buna nasıl sahip oldu?

Genelde doğruluğa iki farklı yoldan biriyle sahip olabileceğimi düşünürüm. İlk yolda (benim düşünceme göre) Doğruluğa, Allah’ın varlığına inanarak veya kabul ederek sahip olabileceğimi düşünüyorum. Ben Allah’a ‘inanıyorum’. Bu düşünceye destek olarak, İbrahim de (Aleyhisselam) Yaratılış 15:6’da ‘Allah’a inanmamış mıydı?’ Biraz daha derin düşününce İbrahim’in sadece Tanrı’nın varlığına inanmamış olduğunu fark ettim. Hayır, Allah ona değişmez bir vaat vermişti – İbrahim’in bir oğlu olacaktı. Ve İbrahim’in (Aleyhisselam) inanıp inanmamaya karar vereceği vaat buydu. Düşünecek olursanız, şeytan da (iblis olarak da bilinir) Allah’ın varlığına inanır – ve kesinlikle doğruluk sahibi değildir. O halde ‘Yol’ dediğimiz, basitçe Allah’ın varlığına inanmak değildir. Bu yeterli değildir.

Doğruluğa sahip olabileceğimi düşündüğüm ikinci yol ise, iyi ve dini işler yaparak Allah tarafından bana verileceğine inanmaktır. Kötü şeylerden çok iyi şeyler yapmak, dualar, oruçlar ya da belli bir biçimde veya sayıda dini eylemler gerçekleştirmek, doğruluğa sahip olmama, kazanmama, hak etmeme sebep olur. Fakat Tevrat’ın hiç de böyle bir şey söylemediğine dikkat edelim.

Avram RAB’be iman etti, RAB bunu ona doğruluk saydı. (Yaratılış 15:6)

İbrahim doğruluk ‘kazanmadı’, bu ona ‘verildi’. O zaman fark nedir? Eğer bir şey ‘kazanılıyorsa’ onun için çalışmış olmanız gerekir – hak etmişsinizdir. Yaptığınız iş karşılığında aldığınız maaş gibidir. Fakat bir şey size itibat edildiğinde, size verilmiş olur. Kazanılmaz.

İbrahim (Aleyhisselam) tek olan Allah’ın varlığına derinden inanan bir adamdı. Ve aynı zamanda dua eden, adanmış ve insanlara yardım eden (yeğeni Lut’a yardım edip onun için dua ettiği gibi) biriydi. Bu tür şeyleri göz ardı edemeyiz. Fakat burada tanımlanan İbrahim’in ‘Yolu’ o kadar basit ki, gözden kaçırmak mümkündür. Tevrat bize, Allah tarafından verilen Vaade inandığı için İbrahim’e (Aleyhisselam) doğruluk verildiğini söyler. Bu da, Allah’ın varlığına inanmanın yeterli olduğunu düşünmek ya da yeterince iyi ve dini faaliyetler yaparak (dua, oruç, vs.) doğruluk elde etmeye çalışma anlayışlarını altüst eder. İbrahim’in seçtiği yol bu değildi. O, sadece verilen vaade inanmayı seçti

Şimdi, bu oğul vaadine inanmak belki de basitti ama kesinlikle kolay değildi. İbrahim (Aleyhisselam) kolayca, eğer Allah ona bir oğul verme isteğine ve gücüne sahip olsaydı şimdiye kadar verirdi, diye düşünüp, Allah’ın bu vaadini kolayca ciddiye almayabilirdi. Çünkü hayatının bu noktasında İbrahim ve karısı Saray yaşlılardı – çocuk sahibi olma yaşını epeyce geçmişlerdi. İbrahim’in ilk işaretinde memleketinden ayrılıp Kenan diyarına gittiğinde 75 yaşındaydı. O sıralarda Allah ona ‘büyük bir ulus’ vaadi vermişti. Bu vaatten beri çok zaman geçmişti ve İbrahim ve karısı Saray artık yaşlanmışlardı ve uzun bir süredir bekliyorlardı. Daha bir oğulları bile -ve tabii ki bir ‘ulus’ bile- yoktu. İbrahim, “Eğer Allah bana bir oğul verebilecekse neden hala vermedi?” diye düşünebilirdi. Başka bir deyişle, vaatle ilgili cevaplanmamış soruları olsa da, gelecek olan bir oğul olduğunu vaat eden söze inanıyordu. Bu vaade inanıyordu çünkü vaadi vermis olan Allah’a güveniyordu – vaatle ilgili her şeyi anlamıyor olsa da. Bu vaade inanmak (çocuk sahibi olma yaşını geçtikten sonra bile bir oğula sahip olmak) Allah’ın onun ve karısı için bir mucize yapacağına inanmayı gerektiriyordu.

Vaade inanmak aynı zamanda aktif bir bekleme gerektiriyordu. Bir anlamda, bütün hayatı, Vaadeilmiş Kenan Diyarında, çadırlarda yaşayarak vaadedilmiş oğlun gelmesini (uzun yıllar boyunca) bekleyerek geçiyordu. Vaadi umursamamayı seçip, eve, yıllar önce terk ettiği ve hala kardeşinin ve kardeşinin ailesinin yaşadığı Mezopotamya’daki (günümüzdeki Irak) medeniyete dönmek çok daha kolay olurdu. Böylece İbrahim vaade inanmanın getirdiği zorluklarla – her geçen gün – vaat gerçekleşene kadar yıllarca umut ederek yaşamaya devam ediyordu. Vaade olan inancı o kadar büyüktü ki, gündelik hedeflerinin önüne geçmeye başladı – konfor ve rahatlık. Gerçek anlamda, heyecanla vaadin gerçekleşmesini beklemek, günlük hedefleri için ölmesine neden oldu. Vaade inanmak, Allah’a olan sevgisini ve inancını gösterdi.

Böylelikle vaade ‘inanmak’ zihinsel anlaşmanın çok daha ötesine geçti. İbrahim gelecekteki bu vaat ile ilgili umut uğruna şu anki hayatını, itibarını, güvencesini ve eylemlerini tehlikeye attı. İnandığı için, aktif ve itaatkar bir şekilde bekledi.

İşaret, İbrahim’in (Aleyhisselam) Allah’ın oğul vaadine inanması, ve böylelikle ona verilmiş olan doğruluğu almasıdır. Gerçek anlamda, İbrahim kendini bu vaade adamıştır. İnanmamayı seçip, kendi vatanına dönmeyi seçebilirdi (günümüzdeki Irak). Aynı zamanda, Allah’ın varlığına inanmaya, dua etmeye, oruç tutmaya ve başkalarına yardım etmeye devam ederek bu vaade inanmamayı seçebilirdi. Fakat o zaman sadece dinini koruyor olurdu ve ona ‘doğruluk’ verilmezdi. Kur’an’ın bizlere, Adem’in çocuklarına’ söylediği gibi, -“doğruluğun giysileri – en iyisi”. İbrahim’in Yolu buydu.

Çok şey öğrendik. Doğruluk; Cennete gitmemiz için gereken şey kazanılmaz, bize bağışlanır. Ve bize Allah’ın Vaadine güvendiğimizde verilir. O halde kim doğruluğun bedelini öder? Sign 3. (3. İşaret) ile devam ediyoruz.

İbrahim’in 1. İşareti: Bereket

İbrahim! Aynı zamanda Avrahaman ve Avram (Aleyhisselam) olarak da bilinir. Musevilik, Hristiyanlık ve İslam gibi tektanrılı dinler, onu örnek alınması gereken bir model olarak görür. Günümüzdeki Araplar ve Yahudiler, atalarını, onun oğulları İsmail ve İshak aracılığıyla keşfederler.  Aynı zamanda peygamber soyu için de önemlidir çünkü sonraki peygamberler onun üzerine inşa edilirler. Bu nedenle İbrahim’in (Aleyhisselam) işaretini birkaç kısımda inceleyeceğiz. Kur’an ve Tevrat’taki ilk işaretini okumak için buraya tıklayın.

Kur’an’daki ayetten İbrahim’den (Aleyhisselam) ‘insan kabileleri’ geleceğini görebiliyoruz. Daha sonra bu insanlar ‘büyük Krallığa’ sahip olacaklardı. Fakat bir insanın ‘kabilelere’ sahip olabilmesi için önce en az bir oğlu olması gerekmektedir. Ayrıca bu insanların ‘büyük Krallığa’ sahip olabilmeleri için öncelikle bir yere sahip olması gerekmektedir.

İbrahim’in Vaadi (Aleyhisselam)

Tevrat’taki bölüm (Yaratılış 12:1-7) Allah’ın İbrahim’den (Aleyhisselam) gelecek olan ‘kabile’ ve ‘Büyük Krallık’ çifte vaadinin nasıl gerçekleştirdiğini gösterir. Allah ona gelecek için temel oluşturacak olan bir vaat verdi. Bunu detaylı bir şekilde inceleyelim. Allah’ın İbrahim’e şöyle söylediğini görüyoruz:

“Seni büyük bir ulus yapacağım, Seni kutsayacak, sana ün kazandıracağım, Bereket kaynağı olacaksın. Seni kutsayanları kutsayacak, Seni lanetleyeni lanetleyeceğim.Yeryüzündeki bütün halklar Senin aracılığınla kutsanacak.” (Yaratılış 12:2-3)

İbrahim’in Büyüklüğü

Yaşadığım yerdeki birçok insan Tanrı’nın gerçekten de var olup olmadığını ve kendini gerçekten Tevrat aracılığıyla gösterip göstermediğinden nasıl emin olabiliriz diye sorgularlar. Burada birçok kısmını doğrulayabileceğimiz bir vaat görürüz. Bu vaadin sonunda Allah İbrahim’e (Aleyhisselam) “Sana ün kazandıracağım” vaadini verdiğini açık bir şekilde görürüz. Şu an 21. Yüzyılda olmamıza rağmen, İbrahim/Avraham/Avram adı tarihte en çok bilinen isimlerden biri. Bu vaat hem gerçek hem de tarihi anlamda gerçekleşmiş durumdadır. Tevrat’ın günümüzde var olan en eski kopyası İ.Ö. 200-100 tarihli olan Ölü Deniz Tomarlarından gelir. Bu da, bu vaadin en azından o zamandan beri yazılı olduğu anlamına gelmektedir. O zamanlarda İbrahim’in kişiliği veya ismi, Tevrat’ı takip eden Yahudi azınlığı dışında çok fazla bilinmiyordu. Fakat bugün ismi çok büyük olduğu için vaadin tamamlanmasının yazıldıktan önce değil, sonra olduğunu söyleyebiliriz.

İbrahim’e verilmiş olan vaadin bu kısmı, imanlı olmayanlar için bile açıkça görüleceği gibi, kesin olarak gerçekleşti ve bu Allah’ın İbrahim’e vaadinin kalan kısmını anlamamız için bize daha fazla güven veriyor. İncelemeye devam edelim.

Bize olan bereketi

Tekrardan İbrahim’den ‘büyük ulus’ vaadini ve İbrahim’e verilen ‘bereketi’ görebiliriz. Fakat başka bir şey daha vardır, bu vaat sadece İbrahim için değildir çünkü “yeryüzündeki bütün halklar, senin aracılığınla kutsanacak” (yani İbrahim’den) deniyor. Bu sizin ve benim için çok önemlidir ve dikkate alınması gerekir. Çünkü dinimiz, etnik kökenimiz, yaşadığımız yer, sosyal statümüz, konuştuğumuz dil ne olursa olsun, siz de ben de ‘yeryüzündeki bütün halkaların’ bir parçasıyız. Bu vaat bugün var olan herkes için geçerlidir. Bu sizin vaadinizdir. Faklı dinlerimiz, etnik kökenlerimiz ve dillerimiz genel olarak insanlar arasında bölünme ve sorunlara neden olsa da, bize verilmiş olan bu vaat, bölünmemize sebep olan her şeyin üstesinden gelen bir vaattir. Nasıl? Ne zaman? Ne tür bir bereket? Bunların cevabı bu noktada açıklanmamıştı ama bu İşaret, İbrahim (Aleyhisselam) aracılığıyla size ve bana verilen bir vaat doğurmuştu. Bu vaadin bir kısmının tamamlanmış olduğunu bildiğimiz için bizim için geçerli olan bu diğer kısmının da net ve gerçek anlamda tamamlanacağı konusunda güvenimiz olabilir. Sadece kilidi açacak anahtarı bulmamız gerekir.

İbrahim’in bu vaadi aldıktan sonra Allah’a güvendiğini ve şunu görüyoruz;

“Avram RAB’bin buyurduğu gibi yola çıktı.” (4. Ayet)


İbrahim’in Ur Kentinden Kenan’a Olan Yolculuğunun Haritası

Vadedilen topraklara ulaşmak ne kadar sürdü? Buradaki bu harita bu yolculuğu gösteriyor. Aslen Ur Kentinde yaşıyordu (günümüzdeki güney Irak) ve daha sonra Harran’a taşınmıştı (Kuzey Irak). İbrahim (Aleyhisselam) daha sonra o zamanlarda Kenan adı verilen topraklara ulaşmıştı. Bunun uzun bir yolculuk olmuş olduğunu görebilirsiniz. Deveyle, atla veya eşekle yolculuk etmiş olduğundan en az birkaç ay sürmüştü. İbrahim ailesini, rahat yaşamını (o zamanlarda Mezopotamya medeniyetin merkeziydi), güvencesini ve ona tanıdık gelen her şeyi bırakıp ona çok yabancı olan bir diyara gitmek için yola çıkmıştı. Ayrıca Tevrat bize bunun İbrahim 75 yaşındayken olduğunu söyler!

Önceki Peygamberler gibi kurban olarak sunulan hayvanlar

Tevrat bize aynı zamanda İbrahim (Aleyhisselam) Kenan’a sağ salim vardığında şöyle yaptığını söyler;

“Avram kendisine görünen RAB’be orada bir sunak yaptı.” (7. Ayet)

Bir sunak, ondan önce gelmiş olan Habil’in ve Nuh’un da yapmış oldukları gibi, Allah’a hayvan kanı sunduğu bir yerdi. Peygamberlerin Allah’a tapınma şekillerinin böyle olduğunu görebiliriz.

İbrahim (Aleyhisselam) hayatının geç bir döneminde, bu yeni diyara gidebilmek için çok fazla şey feda etmişti. Ancak bunu yaparken, hem bereket almak hem de Halka bereket olmak adına kendisini Allah’ın Vaadine teslim etmişti. İşte bu yüzden İbrahim bizim için çok önemlidir. Bir sonrakinde İbrahim’in İkinci İşareti ile devam edeceğiz.

İncil Bozuldu! Kuran-ı Kerim ne söyler?

Birçok Müslüman arkadaşım var. Aynı zamanda da Allah’a ve İncil’e de inandığım için, birçok Müslüman arkadaşımla aramda sık sık inançlar ve iman konusunda sohbetler olur. İlginçtir ki, Allah’a inanmayan veya Allah’ın hayatlarında yeri olmadığını düşünen Batılı arkadaşlarıma kıyasla Müslüman arkadaşlarımla çok daha ortak noktamız vardır. Fakat yinede istisnasız olarak her sohbetimizde mutlaka İncil’in (ve Kitab-ı Mukaddes’i oluşturan Zebur ve Tevrat’ın da) bozulduğunu veya değiştirildiğini, bu nedenle de bugün okuduğumuz mesajın Allah’ın peygamberlerinin ve öğrencilerinin ilk esinlenip yazmış olduklarından çok daha farklı olduğunu ve hata dolu olduğunu duyuyorum. Ben hem Kutsal Kitab’ı (Kitab-ı Mukaddes) hem de Kuran-ı Kerim’i okuyup çalışıyorum ve aynı zamanda yakın zamanda Hadisleri de okumaya başladım. Beni şaşırtan şey, günümüzde yaygın olarak görülen, Kutsal Kitap ile ilgili olan şüphenin Kuran’da bulunmuyor olmasıdır. Hatta Kuran-ı Kerim’in Kutsal Kitab’ı ne kadar ciddiye aldığını görmek beni çok şaşırttı. Ne demek istediğimi kısaca göstermek istiyorum.

Kuran-ı Kerim Kutsal Kitap (Kitab-ı Mukaddes) Hakkında Ne Söyler?

De ki: “Ey Kitap ehli! Tevrat’ı, İncil’i ve Rabbinizden size indirileni (Kur’an’ı) uygulamadıkça hiçbir şey üzere değilsiniz.” Andolsun ki sana Rabbinden indirilen bu Kur’an, onlardan çoğunun taşkınlık ve küfrünü artıracaktır. (5:68 Maide Suresi, Aynı zamanda bkz. 4:136)

Eğer sana indirdiğimiz şeyden şüphe içinde isen, senden önce Kitab’ı (Tevrat’ı) okuyanlara sor. Andolsun ki, sana Rabbinden hak gelmiştir. O hâlde, sakın şüphe edenlerden olma! (Yunus Suresi 10:94)

Bunun “Kitab’ın İnsanlarına” (Hristiyanlar ve Yahudiler) Allah tarafından verilmiş olan vahiyin ilanı olduğunu belirtmek istiyorum. Bu durumda Müslüman arkadaşlarım, bunun verilmiş olan gerçek vahiy için geçerli olduğunu ama gerçek olanın bozulmuş olduğu için günümüzdeki ayetler için geçerliği olmadığını söylerler. Fakat 2. bölüm aynı zamanda Yahudi ayetlerini okuyanlar (geçmiş zaman değil ama şimdiki zaman) için de doğruladığını söyler. Gerçek vahiyden değil, Kuran-ı Kerim’in verildiği zamanki ayetlerden bahsediyor. Bu, İ.S. 600 yıllarında bir kaç yıllık bir zaman diliminde Hazreti Muhammed’e (SAV) açıklanmıştır. Yani bu bölüm İ.S. 600 yılında var olan Yahudi ayetleri tasdikler. Diğer bölümler de benzerdir. Bakınız:

Senden önce de ancak, kendilerine vahyettiğimiz birtakım erkekleri peygamber olarak gönderdik. Eğer bilmiyorsanız ilim sahiplerine sorun. (Nahl Suresi 16:43)

Senden önce de ancak kendilerine vahyettiğimiz birtakım erkekleri peygamber gönderdik. Eğer bilmiyorsanız ilim sahiplerine sorun. (Enbiya Suresi 21:7)

Bu ayetler Hazreti Muhammed’den (SAV) önce gelmiş olan peygamberlerden bahseder. Fakat önemli bir şekilde bu öğrencilere/peygamberlere Tanrı tarafından verilmiş olan mesajların halen daha (İ.S. 600 yılında) takipçilerinin elinde olduğunu tasdikler. Verilmiş olan gerçek vahiy, Hazreti Muhammed (SAV) zamanında bozulmuş değildi.

Kuran-ı Kerim, Allah’ın Söz’ünün Değiştirelemeyeceğini Söyler

Fakat daha güçlü bir anlam şudur; Kitab-ı Mukaddes’in bozulmuş/değiştirilmiş ihtimali bir Kuran-ı Kerim tarafından desteklenmez. Maide Suresi 5:68’i aklınızda tutun (Yasa…Müjde…Tanrı’dan gelmiş olan vahiydir) ve aşağıdakileri düşünün:

Andolsun ki, senden önce de birçok Peygamberler yalanlanmıştı da onlar yalanlanmalarına ve eziyet edilmelerine karşı sabretmişler ve nihayet kendilerine yardımımız yetişmişti. Allah’ın kelimelerini değiştirebilecek bir güç de yoktur. Andolsun peygamberler ile ilgili haberlerin bir kısmı sana gelmiş bulunuyor. (En’am Suresi 6:34)

Rabbinin kelimesi doğruluk ve adalet bakımından tamdır. Onun kelimelerini değiştirebilecek yoktur. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.En’am (Suresi 6:115)

Dünya hayatında da, ahirette de onlar için müjde vardır. Allah’ın sözlerinde hiçbir değişme yoktur. İşte bu büyük başarıdır. (Yunus Suresi 10:64)

İnsan hiçbir söz söylemez ki onun yanında (yaptıklarını) gözetleyen (ve kaydeden) hazır bir melek bulunmasın. (Kaf Suresi 18:27)

O halde Hazreti Muhammed’den (SAV) önce gelmiş olan peygamberlere Allah tarafından vahiy gönderildiğine (Maide Suresi 5:68-69’da söylenmiş olduğu gibi) ve bu ayetlerin tekrar ve tekrar, net bir şekilde kimsenin Allah’ın Sözlerini değiştiremeyeceğini belirttiğine göre; Tevrat, Zebur ve İncil’in (yani Kitab-ı Mukaddes = Kutsal Kitap) insanlar tarafından bozulduğu veya değiştirildiği nasıl düşünülebilir? Kutsal Kitab’ın bozulmuş veya değiştirilmiş olmasına inanmak için Kuran-ı Kerim’i inkar etmek gerekmektedir.

Hatta Tanrı’nın verdiği farklı vahiyleri, birini ötekinden daha iyi ve kötü görme fikri, çok yaygın olsa da, Kuran-ı Kerim tarafından desteklenmez.

Deyin ki: “Biz Allah’a, bize indirilene (Kur’an’a), İbrahim, İsmail, İshak, Yakub ve Yakuboğullarına indirilene, Mûsâ ve İsa’ya verilen (Tevrat ve İncil) ile bütün diğer peygamberlere Rab’lerinden verilene iman ettik. Onlardan hiçbirini diğerinden ayırt etmeyiz ve biz ona teslim olmuş kimseleriz.” (Bakara Suresi 2:136, Aynı zamanda bkz. 2:285).

O halde bütün vahiylere karşı olan tutumumuz aynı olmalıdır. Buna onları araştırmamız ve üzerlerinde çalışmamız da dahildir. Başka bir deyişle, bütün kutsal kitapları araştırıp okumamız gerekmektedir. Hatta Hristiyanları Kuran-ı Kerim’i okumaları ve Müslümanları da Kutsal Kitap’ı okumaları için teşvik etmek isterim.

Bu kitapları okumak zaman ve cesaret ister ve birçok soru işareti oluşturur. Fakat kesinlikle, peygamberler aracılığıyla açıklanmış olan bu kitaplardan öğrenmek, bu dünyadaki zamanımızı harcamaya değerdir.

Kendimden biliyorum ki, bütün Kutsal Kitapları okumak zaman ve cesaret gerektirmiş olsa ve aklımda birçok soru işareti oluşturmuş olsa da, yapmaya değer bir deneyim oldu ve bu deneyim boyunca Allah’ın bereketini üzerimde hissettim. Umarım bu websitesindeki makaleleri okumaya ve dersleri araştırmaya devam edersiniz. Belki de Hazreti Muhammed’in (SAV) hadisleri ile Tevrat, Zebur ve İncil (Kitab-ı Mukkades’i = Kutsal Kitab’ı oluşturan kitaplar) hakkında ne düşündüğü ve nasıl kullandığı ile ilgili yazıyı okumak iyi bir başlangıç olacaktır. O makalenin linki buradadır. Tarihi kitapların güvenilirliğinin nasıl belirlendiği konusunda bilimsel bir merakınız varsa; ve Kutsal Kitab’ın güvenilir veya bozulmuş olup olmadığına bilimsel bir bakış açısından bakmak isterseniz, buradaki makaleyi okuyabilirsiniz.

Lut’un İşareti

Lut (veya Tevrat’ta Lot) İbrahim’in yeğeniydi (AS). Kötü insanlarla dolu bir şehirde yaşamayı tercih etmişti. Allah bu durumu bütün insanlara peygamberlik işaretleri olsun diye kullandı. Peki bu işaretler nelerdir? Bu soruya cevap verebilmek için bu olayda geçen farklı insanları dikkatle incelememiz gerekmektedir. Bu olayı hem Tevrat’ta hem de Kuran-ı Kerim’de okumak için buraya tıklayın.

Tevrat’ta da Kuran’da da, Allah’ın meleklerine (elçileri) ek olarak üç grup insan olduğunu görebiliriz. Her birini tek tek ele alalım.

Sodom halkının erkekleri

Bu halkın erkekleri inanılmaz derecede sapkındı. Bu halkın erkekleri başka erkeklere tecavüz etmek istiyorlardı (erkek sandıkları aslında meleklerdi ama Sodom halkının erkekleri onların da erkek olduklarını düşündükleri için onlara toplu halde tecavüz etmeyi planlıyorlardı.) Bu tarz bir günah o kadar korkunçtu ki, Allah bütün şehri cezalandırmaya kararlıydı. Bu yargı, Adem’e verilmiş olan yargı ile tutarlıydı. Allah başlangıçta günahın sonucunun ölüm olduğu konusunda Adem’i uyarmıştı. Başka hiçbir ceza (dayak, hapis vs.) yeterli değildi. Allah Adem’e şöyle dedi:

“…ama iyiyle kötüyü bilme ağacından yeme. Çünkü ondan yediğin gün kesinlikle ölürsün.” (Yaratılış 2:17)

Benzer şekilde, Sodom halkının erkeklerinin günahlarının da sonucu, onların ölmeleri gerektiği anlamına geliyordu. Hatta bütün şehir ve içinde yaşayanlar cennetten gelen ateş ile yok olacaktı. Bu İncil’de daha sonra açıklanan bir düzenin örneğidir:

“Çünkü günahın ücreti ölümdür…” (Romalılar 6:23)

Lut’un damatları

Nuh’un hikayesinde Allah bütün dünyayı yargılamıştı ve Adem’in işaretiyle uyum içinde olarak, Allah’ın yargısı büyük tufan ile ölüm oldu. Fakat Tevrat ve Kuran-ı Kerim bizlere o dönemde dünyanın çok ‘kötü’ bir yer olduğunu söyler. Allah, Sodom halkını çok sapkın ve kötü oldukları için yargılamıştı. Sadece bu hikayelere dayanarak Allah’ın yargısından kurtulduğumu düşünebilirim, çünkü ben o kadar kötü değilimdir. Her şeye rağmen Allah’a inanıyorum, bir çok iyilik yapıyorum ve hiç öylesine kötü eylemlerde bulunmadım. O halde güvende miyim? Lut’un damatları ile olan işareti bana bir uyarı oluyor. Lut ve damatları, homoseksüel tecavüz eylemi gerçekleştirmeye çalışmış olan grubun içinde yoktular. Fakat yine de, gelmek üzere olan Yargı uyarısını ciddiye almadılar. Hatta, Tevrat bize ‘Lut’un şaka yaptığını zannettiklerini’ söyler. Onların kaderi, şehirdeki diğerlerinin kaderinden farklı mı oldu? Hayır! Aynı kaderi çektiler. Bu damatlar ve Sodom halkının kötü adamlarının sonlarında hiçbir fark yoktu. Buradaki işaret, herkesin bu uyarıları ciddiye alması gerektiğidir. Bu uyarılar sadece sapkın insanlar için değildir.

Lut’un Karısı

Lut’un karısı bizim için harika bir işarettir. Hem Tevrat’ta hem de Kuran-ı Kerim’de diğer insanlarla beraber yok olmuştur. Kendisi bir peygamber karısıydı. Fakat Lut ile olan özel bağı, Sodom halkı gibi homoseksüel eylemler gerçekleştirmiş olmasa bile, onu kurtarmadı. Melekler onlara şöyle buyurmuştu:

‘İçinizden kimse ardına bakmasın’ (Hûd Suresi 11:81) veya

‘…arkana bakma’ (Yaratılış 19:17)

Tevrat bize böyle der

Ancak Lut’un peşisıra gelen karısı dönüp geriye bakınca tuz kesildi. (Yaratılış 19:26).

‘Arkaya bakmasının’ tam olarak ne anlama geldiği açıklanmaz. Fakat belli ki, Allah’ın küçük bir buyruğunu bile gözardı edebileceğini ve önemli olmayacağını düşünmüştü. ‘Küçük’ günahının sonucunda kaderi, Sodom halkının ‘büyük’ günahının sonucundaki kaderiyle aynı oldu…ölüm. Bu bizim için, bazı ‘küçük’ günahların Allah’ın yargısından muaf olduğunu düşünmeyi bırakmamız gerektiğini gösteren çok önemli bir işarettir. Lut’un karısı, bu yanlış düşünceye karşı bizlere bir uyarı olması için ihtiyacımız olan İşarettir.

Lut, Allah ve Melek Elçiler

Adem’in İşaretinde gördüğümüz gibi, Allah yargıladığı zaman aynı zamanda Merhamet de sağladı. O Yargısında bu Merhamet örneği deriden yapılmış giyecekler sağlamış olmasıydı. Nuh Örneğinde, Allah yargıladığı zaman, gemi sayesinde Merhamet de sağladı. Allah, Yargısında bile Merhametini göstermek konusunda dikkatlidir. Tevrat şöyle açıklar:

Lut ağır davrandı, ama RAB ona acıdı. Adamlar Lut’la karısının ve iki kızının elinden tutup onları kentin dışına çıkardılar. (Yaratılış 19:16)

Biz bundan ne öğrenebiliriz? Bir önceki İşaretlerde olduğu gibi, Merhamet evrenseldi ama tek bir şekilde sağlanabilirdi…şehirden çıkmaları için onlara rehberlik ederek… Örneğin Allah, onlara Göklerden gelen Ateşten korunmaları için bulundukları şehirde bir sığınak sağlamadı. Merhamete sahip olmak için tek bir yol vardı…şehrin dışına kadar melekleri takip etmek… Allah Lut’a ve ailesine, bu Merhameti Lut mükemmel olduğu için vermedi. Hatta hem Tevrat’ta hem de Kuran-ı Kerim’de Lut’un tecavüzcülere kızlarını almalarını teklif ettiğini okuyoruz…çok da erdemli bir teklif değil. Tevrat aynı zamanda bize, meleklerin uyarısı karşısında Lut’un ‘tereddüt ettiğini’ bile söylüyor. Bütün bunlara rağmen, Allah onu ‘tutup’ dışarı çıkararak, Merhametini gösterdi. Bu bizim için bir İşarettir: Allah bize Merhametini gösterecek ve bunun bizim sevaplarımızla hiçbir ilgisi olmayacak. Fakat Lut gibi bizlerin de, bu Merhameti almamız gerekiyor ki bize yardımcı olsun. Lut’un damatları bu Merhameti almadıkları için ondan yararlanamadılar da…

Tevrat bize, Allah’ın Lut’a Merhametini, amcası olan büyük İbrahim Peygamberin (AS) onun için dua ettiği için verdiğini söyler (Yaratılış’taki bölümü burada here okuyabilirsiniz). Tevrat Allah’ın, soyunun aracılığıyla yeryüzündeki bütün uluslar kutsanacak (Yaratılış 22:18) vaadine bağlı olarak, İbrahim’in işaretleriyle devam eder. Bu vaat bizi harekete geçirmelidir, çünkü; kim olursak olalım, hangi dili konuşuyorsak konuşalım, hangi dine mensup olursak olalım veya nerede yaşıyorsak yaşayalım, biliriz ki siz de ben de ‘yeryüzündeki bütün ulusların’ bir parçasıyızdır. Eğer İbrahim’in duası, Allah’ı, Lut’a Merhamet vermesi için harekete geçirdiyse – ve İbrahim bunun sonucunda bir şey elde etmemiş olsa bile – İbrahim’in İşaretleri ‘bütün uluslara’ ait olan bizlere, ne kadar Merhamet sağlayacaktır? Bununla beraber Tevrat’ta İbrahim’in bir sonraki İşaretiyle devam ediyoruz.

Nuh’un İşareti

Başlangıçtan beri olan dönemi krolonojik bir şekilde işlemeye devam ediyoruz (bkz. Adem/Havva ve Kabil/Habil) ve Tevrat’taki bir sonraki kayda değer peygamberimiz, Adem’den yaklaşık 1600 sene sonra yaşamış olan Nuh (AS) peygamberdir. Batı’daki birçok insan Nuh (AS) peygamberin ve tufanın hikayesinin inanılmaz olduğunu düşünür. Fakat dünya, tufan zamanında biriken tortulardan oluşan tortul kayaçlarla kaplıdır. Yani bu tufanın fiziksel kanıtına sahibizdir ama dikkat etmemiz gereken şey şudur: Nuh’un işareti neydi? Nuh’un (AS) Tevrat’ta ve Kuran-ı Kerim’de geçen olayını okumak için buraya.

Merhamet Görmeye Karşı Merhameti Kaybetmek

Batılarla Allah’ın yargısı hakkında konuştuğumda, genelde şöyle bir yanıt alırım, “Yargı konusunda çok endişelenmiyorum çünkü Allah çok merhametlidir. Bu nedenle beni gerçek anlamda yargılayacağını düşünmüyorum.” Bu düşünceyi sorgulamama neden olan şey Nuh’un (AS) olayıdır. Evet, Allah merhametlidir ve değişmediği için de Nuh’un (AS) zamanında da merhamet doluydu. Fakat yine de bütün dünya (Nuh ve ailesi dışında) bu yargı yüzünden yok oldu. O halde Allah’ın merhameti o zaman neredeydi? Gemideydi. Kuran-ı Kerim bize şöyle der:

Biz (Allah) de onu (Nuh AS) ve gemide onunla beraber bulunanları kurtardık.(A’raf Suresi 7:64)

Allah kendi merhametinde, herkes için yararlı olabilmesi adına Nuh peygamber (AS) aracılığıyla, bir gemi sağladı. İsteyen herkes bu gemiye girebilir, merhamet görebilir ve güvende olabilirdi. Sorun şuydu, bu mesajı duyanlar buna inanmadılar. Nuh (AS) ile dalga geçtiler ve Yargı’nın gelecek olmasına inanmadılar. Eğer o gemiye binmiş olsalardı Yargı’dan kaçmış olacaklardı.

Kuran-ı Kerim’deki bölüm bize Nuh’un tek bir oğlunun Allah’a ve gelecek olan Yargı’ya inandığını söyler. Bir dağa çıkmaya çalışmış olması bize Allah’ın yargısından kaçmaya çalıştığını gösterir (böylelikle Allah’a ve Yargı’ya inanması gerekmekteydi). Fakat yine de bir problem vardı. İmanı ile teslim olmayı birbirinden ayrı tuttu ve bunun yerine Yargı’dan kendi çabalarıyla kaçmaya çalıştı. Fakat babası ona şöyle dedi:

Bugün Allah’ın hükmünden ancak O’nun esirgedikleri kurtulacaktır (Hûd Suresi 11:43)

Bu oğlun Yargı’dan kaçabilmek için Allah’ın Merhametine ihtiyacı vardı, kendi çabalarına değil. Dağın zirvesine çıkma çabaları boşunaydı. Bu nedenle onun karşılaştığı sonuç, Nuh (AS) peygamberlerle dalga geçenlerin karşılaştıkları sonuçla aynıydı – boğularak ölmek. Eğer o da gemiye binmiş olsaydı Yargı’dan kaçmış olacaktı. Bundan çıkarabileceğimiz sonuç, Allah’a veya Yargı’ya sadece inanmak ondan kaçmak için yeterli değildir. Merhamet göreceğimizden emin olmak için kendi fikirlerimiz yerine Allah’ın sağladığı Merhamete teslim olmak gerekmektedir. Nuh’un bize olan işareti budur – gemi. Bu Allah’ın Merhamet ve kaçış yollarının yanı sıra aynı zamanda Allah’ın Yargısının da halka olan işaretiydi. İnsanlar geminin inşa edilişini izlediklerinde, bu aynı zamnda Yargı ve sağlanabilecek olan Merhametin de ‘net bir işaretiydi’. Fakat O’nun Merhametinin sadece Allah’ın sağlamış olduğu tedarikle ulaşılabilir olduğu görülüyor.

O halde Nuh Allah’ın Merhametini nasıl buldu? Tevrat’ta birkaç kez şu cümle tekrarlanır:

Nuh Tanrı’nın bütün buyruklarını yerine getirdi.

Ben anladığım, sevdiğim veya aynı fikirde olduğum şeyleri yapmaya meyilli olduğumu fark ediyorum. Eminim Nuh’un (AS) da aklında, Allah’ın gelecek olan bir tufan konusundaki uyarıları ve yeryüzünde öylesine büyük bir gemi yapmasını emretmesi ile ilgili birçok soru işareti vardı. Eminim farklı konularda iyi bir adam olduğunu düşünüp bu geminin inşa edilmesi konusunda önem vermemeyi mantıklı bulabilirdi. Fakat o, ona verilen bütün buyrukları yerine getirdi – sadece babasının ona söylediklerini, anladıklarını, güvende hissettiklerini veya ona mantıklı gelenleri değil. Bu kendimiz için ders çıkarabileceğimiz harika bir örnektir.

Kurtuluşa Götüren Kapı

Tevrat aynı zamanda bize şunu söyler; Nuh, ailesi ve hayvanlar gemiye bindikten sonra,

“RAB Nuh’un ardından kapıyı kapadı.” (Yaratılış 7:16)

Geminin tek kapısının kontrolü Allah’taydı, Nuh’ta (AS) değil. Yargı geldiğinde ve sular yükseldiğinde, dışardaki insanlardan kim kapıyı çalarsa çalsın, kalkıp kapıyı açma yetkisi Nuh’ta değildi. O tek kapının kontrolü Allah’taydı. Fakat aynı zamanda içeride olanlar, kontrol Allah’ta olduğu için hiçbir rüzgarın veya dalganın kapıyı kırıp içeri giremeyeceğini bildikleri için kendilerini güvende hissediyorlardı. Allah’ın ilgi ve Merhamet kapısında güvendelerdi.

Allah değişmez olduğu için bugün bizim için de aynısı geçerlidir. Bütün peygamberler başka bir Yargı’nın – ateşle gelecek olan – gelmek üzere olduğu konusunda bizi uyarırlar. Fakat Nuh’un (AS) işareti, Allah’ın Yargı’sıyla beraber bize Merhamet sunacağını da gösterir. Bu merhameti alabilmek için tek kapısı olan ‘gemiyi’ aramamız gerekmektedir.

Peygamberlerin Kurbanları

Tevrat aynı zamanda bize şunu söyler; Nuh (AS):

RAB’be bir sunak yaptı. Orada bütün temiz sayılan hayvanlarla kuşlardan yakmalık sunular sundu. (Yaratılış 8:20)

Bu, Adem/Havva ve Kabil/Habil in hayvanlarını kurban etmeleriyle uyumludur. Bu, bir kez daha, bir hayvanın ölümünün ve kanının akıtılmasının Nuh (AS) peygamberin tapınma şekli ve Allah tarafından kabul edilmiş olması anlamına gelir. Hatta Tevrat bize bu kurbandan sonra Allah’ın “Nuh’u ve oğullarını” (Yaratılış 9:1) kutsadığını ve insanları bir daha tufanla yargılamayacağı konusunda ‘Nuh’la antlaşma yaptığını’ (Yaratılış 9:1) söyler. Yani öyle görünüyor ki, bir hayvanın kurban edilmesi, ölümü ve kanının akıtılması, Nuh’un Allah’a tapınması konusunda önemli bir role sahipti. Bu ne kadar önemlidir? Araştırmamıza Tevrat’taki Peygamberler ile devam ediyoruz. Bir sonraki bakacağımız olan konu Lut’tur.

Kayin & Habil’in İşareti

Bir önceki makalede Adem ve Havva’nın işaretine bakmıştık. Adem ve Havva’nın, sürekli şiddetle birbirleriyle uğraşan iki oğlu vardı. Bu insan tarihindeki ilk cinayetin hikayesidir. Fakat onların İşaretleri hakkında farklı bir anlayışa sahip olmak için, aynı zamanda bu hikayenin evrensel prensiplerini de öğrenmeliyiz. O halde okuyalım ve öğrenelim. (Bölümleri farklı bir pencerede açmak için buraya tıklayın.)

Kayin & Habil: İki Oğul, İki Fedakarlık

Tevrat’ta, Adem ve Havva’nın oğullarının adları Kayin ve Habil’dir. Kuran-ı Kerim’de ise isimleri geçmez ama İslami geleneklere göre Kabil ve Habil olarak bilinirler. İkisi de Allah’a sunular sunmuşlardır ama Habil’in sunusu kabul edilirken Kayin’inki kabul edilmemiştir. Kayin kıskançlığından dolayı kardeşini öldürür ama utancını ve suçunu Allah’tan saklayamaz. Bu olaydaki önemli bir soru Habil’in sunusu kabul edilirken Kayin’inkinin neden kabul edilmemiş olmasıdır. Birçokları iki kardeş arasında olan bir farklılık yüzünden olduğunu düşünür.  Fakat olayı dikkatli okumak tam tersini düşünmemize sebep olacaktır. Tevrat net bir şekilde, getirdikleri sunularda farklılıklar olduğunu söyler. Kayin sunu olarak ‘toprağın ürünlerini’ (örn. meyve – sebze) getirdi, Habil ise ‘sürüsündeki ilk doğanların yağlarını’ getirdi. Bu da Habil’in sürüsünden kuzu veya keçi gibi bir hayvanı kurban ettiğini söylüyor.

Burada Adem’in işaretiyle paralel olan bir durum görüyoruz. Adem utancını yapraklarla örtmek istedi ama ancak hayvan derileri (yani hayvanın ölümü) etkili bir şekilde örtülmesini sağladı. Yaprakların, meyvelerin ve sebzelerin kanı yoktur ve bu nedenle insanlar ile hayvanların sahip oldukları yaşama sahip değillerdir. Kansız yapraklarla örtülmek Adem için yeterli değildi. Aynı şekilde de Kayin’in sunduğu kansız meyveler ve sebzeler kabul edilemezdi. Habil’in ‘hayvan yağları’ sunusu, aynı Adem ve Havva’nın utançlarının gizlenmesini sağlayan hayvanın olduğu gibi, bir hayvanın kanının aktığı anlamına gelir.

Belki de bu işareti küçük bir çocukken öğrenmiş olduğum bir söz ile özetleyebiliriz: ‘Cehenneme giden yol iyi niyetlerle döşenmiştir.’ Bu söz Kayin’e çok uyan bir sözdür. Allah’a inanıyordu ve inancını O’na bir kurban sunarak gösteriyordu. Fakat Allah sunusunu ve dolayısıyla da Kayin’i kabul etmedi. Neden? Kötü bir şekilde mi davranıyordu? Başta böyle olduğu söylenmiyor. Hatta en iyi niyete ve de davranışlara bile sahip olmuş bile olabilir. Babası Adem’in işareti bize bir ipucu verir. Allah Adem ve Havva’yı yargıladığında onları ölümlü yaptı. Dolayısıyla günahlarının bedeli ölüm oldu. Daha sonra da Allah onlara bir işaret verdi – çıplaklarını örten hayvan giysileri (derileri)… Fakat bu da söz konusu hayvanın ölmüş olması gerektiğini gösterir. Bir hayvan öldü ve akan kanı Adem ve Havva’nın utancını gizlemek için kullanıldı. Şimdi de oğulları sunular getirdiler ama sadece Habil’in sunusu (‘sürüsünden yağlar’) ölüm ve kanın akıtılmış olmasını gerektirdi. ‘Toprağın ürünleri’ aynı şekilde ‘hayatta’ olmadıkları için ölemezlerdi ve akacak kanları yoktu.

Bizim için Bir İşaret: Kanın Dökülmesi & Akıtılması

Allah bize burada bir ders gösterir. Allah’a nasıl yaklaşacağımıza biz karar veremeyiz. Standardı O belirler ve ona uyup uymayacağımızı biz belirleriz. Buradaki standart ise bir kanının dökülüp, akıtılmış olduğu bir kurban olmasıdır. Belki de ben başka bir gerekliliği tercih ederdim, çünkü o zaman kendi kaynaklarımdan sunabilirdim. Zaman, enerji, para, dua ve adanma sunabilirim ama hayat sunamam. Fakat o – kan kurbanı – Allah’ın tam olarak istediği şeydi. Başka hiçbir şey yeterli olmayacaktı. Gelecek olan peygamberlik işaretlerinde bu kurban deseninin nasıl devam edeceğini görmek ilginç olacaktır.

Adem’in İşareti

Adem ve karısı Havva direkt Allah tarafından yaratıldıkları ve Aden Bahçesi’nde yaşadıkları için eşsizlerdir. Bu nedenle öğrenmemiz gerek önemli işaretlere sahiplerdir. Adem hakkında,  Kuran-ı Kerim’de iki ve Tevrat’ta da bir tane ayet vardır. (Okumak için Buraya tıklayın).

Bu açıklamalar birbirine çok benzerler. Her iki açıklamada da söz edilen kişiler aynıdır (Adem, Hava, şeytan (İblis), Allah); her iki açıklamada da bulundukları yer aynıdır (Bahçe); her iki açıklamada da şeytan (İblis) Adem ve Havva’ya yalan söyler ve onları kandırır; her iki açıklamada da Adem ve Havva çıplaklıklarından utandıkları için vücutlarını yapraklarla örterler; her iki açıklamada da sonrasında Allah gelir ve yargı vermek için konuşur; her iki açıklamada da Allah çıplaklıklarının “utancını” kapatabilmeleri için onlara giysiler sağlayarak merhamet gösterir. Kuran-ı Kerim bunun “Adem’in Çocukları” olan bizler için Allah’ın bir işareti olduğunu söyler. Yani bu sadece geçmişte yaşanmış kutsal olayların tarih dersi değildir. Adem açıklamasından ders çıkarabiliriz.

Adem’in Bizlere Uyarısı

Adem ve Havva, Allah yargılamadan önce tek bir itaatsizlik günahı işlemişlerdi. Örneğin, Allah’ın dokuz kere uyardığı ve sonuncusunda yargısını getirdiği on adet itaatsizlik örneği yoktur. Allah tek bir itaatsizlik davranışını yargıladı. Birçok insan Allah’ın onları birçok kez günah işlediklerinden sonra yargılayacağını düşünür. Başkalarına göre “daha az günahları” veya iyi işlerinin kötü işlerini telafi edeceklerini ve sonuç olarak (belki de) Tanrı’nın onları yargılamayacağını düşünürler. Adem & Havva’nın deneyimi bizi durumun böyle olmadığı konusunda uyarır. Allah tek bir itaatsizlik günahını bile yargılar.

Eğer Allah’a karşı itaatsizliği bir ulusun yasalarını çiğnemekle kıyaslarsak daha anlamlı olabilir. Yaşadığım ülke olan Kanada’da eğer bir yasayı çiğnersem (örn, bir şey çalarsam), ülke beni yargılayabilir. Tek bir yasayı çiğnediğimi, cinayet veya adam kaçırma gibi suçlar işlemediğimi savunamam. Kanada’nın beni yargılayabilmesi için tek bir yasayı çiğnemem yeterlidir. Allah için de durum budur.

Adem ve Havva, kendilerine yapraklardan giysiler yaptıklarında utandıklarını ve çıplaklıklarını saklamaya çalıştıklarını görürüz. Aynı şekilde, bana utanç getiren şeyler yaptığımda ben de aynı şekilde üstünü örtmeye ve diğerlerinden saklamaya çalışırım. Fakat Adem’in çabaları Tanrı için boştu. Allah onların başarısızlıklarını gördü ve sonrasında hem Eyleme Geçti hem de Konuştu.

Allah’ın Yargı -ve aynı zamanda- Merhamet Eylemleri

Üç eylem görebiliriz:

  1. Allah onları ölümlü yaptı – artık ölecekler.
  2. Allah onları Bahçe’den kovdu.  Artık Dünya’da çok daha zor bir hayat sürdürmek zorundalar.
  3. Allah onlara deri giyecekler verdi.

Günümüzde bile halen daha bu olaydan etkileniyor olmamız çok ilginçtir. Herkes ölür; hiç kimse — ne bir peygamber, ne de bir başkası — Bahçe’ye geri dönmedi; herkes kıyafet giymeye devam eder. Hatta bu üç şey o kadar “normal” olarak görünür ki, Allah’ın Adem & Havva’ya yaptıklarının etkisinin binlerce yıl sonra bile halen daha hissedildiğini neredeyse gözden kaçırırız. O gün yaşananların sonuçları hala etkilidir.

Allah’ın sağladığı giyecek bir merhamet armağanıydı – utançlarının üzeri artık örtünmüştü. Evet, Allah yargıladı – ama aynı zamanda merhamet de gösterdi – ki buna mecbur değildi . Adem & Havva giysilere, kötü davranışlarına karşı iyi davranışları sayesinde kazandıkları “ödüllerle” sahip olmadılar. Adem & Havva Allah’ın armağanına ödüllerle veya hakederek sahip olamazlardı. Fakat birisi bunun için bir bedel ödedi. Tevrat bize giysilerin derilerden yapıldığını söyler. Yani bu deri bir hayvandan gelmişti. Bu noktaya kadar hiç ölüm olmamıştı ama şimdi derisi giysi olmaya müsait olan bir hayvan bunun bedelini ödemiş oldu — hayatıyla… Adem & Havva’nın Allah’ın merhametine sahip olabilmeleri için bir hayvan öldü.

Kuran-ı Kerim bize bu giysilerin onların utancını örttüklerini söyler ama asıl ihtiyaçları olan örtü “doğruluk” örtüsüydü. Sahip oldukları giysiler (deriler) aslında bir şekilde doğruluk işaretiydi ve bizim için de bir işaretti.

“Ey Âdemoğulları! Size avret yerlerinizi örtecek giysi ve süslenecek elbise verdik. Takva (Allah’a karşı gelmekten sakınma) elbisesi var ya, işte o daha hayırlıdır. Bu (giysiler), Allah’ın rahmetinin alametlerindendir. Belki öğüt alırlar (diye onları insanlara verdik).” [A’raf Suresi 7:26]

Şöyle güzel bir soru sorulabilir: bu “doğruluk giysisini” nasıl elde edebiliriz? Daha sonraki peygamberler bu çok önemli sorunun cevabını gösterecekler.

Allah’ın Yargı ve Merhamet Sözleri

Allah, Adem & Havva ve bizler için (çocukları) sadece bu üç şey yapmaz. Aynı zamanda Konuşur. Her iki olayda da Allah “düşmandan” söz eder ama Tevrat, “düşmanın” kadın ve yılan (şeytan) arasında olacağını da ekler. Bu spesifik mesaj aynı zamanda aşağıda da yer alır. Bahsedilen kişileri belirtmek için () kullandım. Allah konuşur:

“Seninle kadını, onun soyuyla (şeytan) senin soyunu
Birbirinize düşman edeceğim (Allah).
Onun soyu (kadının soyu) senin (şeytan) başını ezecek,
Sen (şeytan) onun (kadının soyu) topuğuna saldıracaksın.” (Yaratılış 3:15)

Bu bir bilmecedir – ama anlaşılabilir. Eğer dikkatlice bakarsanız beş farklı karakterden bahsedildiğini VE geleceğe yönelik olduğu için bunun bir peygamberlik sözü olduğunu (devamlı olarak gelecek zaman kullanıldığı için) anlarsınız. Karakterler:

  1. Tanrı (veya Allah)
  2. Şeytan (veya iblis)
  3. Kadın
  4. Kadının soyu
  5. Şeytanın soyu

Aynı zamanda bu bilmece gelecekte bu karakterlerin birbirlerine nasıl bağlı olacaklarını da gösterir. Bu aşağıda yer almaktadır.

 Karakterler ve Allah’ın Cennette verdiği Vaat ile olan ilişkileri
Karakterler ve Allah’ın Cennette verdiği Vaat ile olan ilişkileri

Kadının kim olduğundan bahsetmiyor. Fakat Allah şeytanın “soyundan” ve kadının “soyundan” söz ediyor. Bu biraz gizemlidir ama kadının soyu hakkında bir şey biliyoruz. Soyundan “o” (İngilizce’deki “him” kelimesi tekil erkek için kullanılır) diye bahsettiği için soyunun tek bir erkek olduğunu biliyoruz. Bu bilgiye dayanarak birkaç farklı açıklama boşa çıkar. Kullanılan kelime “he” (Türkçe’de erkek olan “o”) olduğu için soyunun bir kadın olamayacağını biliyoruz – ama “he” (erkek “o”) bir kadından gelir. Tekil kullanıldığı için “onlar” olamaz (çoğul değildir). Böylelikle bahsi geçen soy, belli bir ulusa veya dine mensup olan bir grup insan DEĞİLDİR. “He” (Türkçe’de erkek olan “o”) bir insandır, başka bir varlık değildir. Bu bariz bir şekilde görülse bile, soyun belli bir felsefe, öğreti veya din olma ihtimalini elemiş olur. Sonuç olarak soy (örneğin) Hristiyanlık veya İslam değildir. Çünkü öyle olsaydı, kullanılan kelime “it” (Türkçe’de canlı olmayan şeyler için kullanılan “o” kelimesi) olurdu. Aynı şekilde Hristiyanlar, Yahudiler veya Müslümanlar da değildir, çünkü öyle olsaydı “onlar” denirdi. “Soy” konusu halen daha gizemini koruyor olsa da, doğal olarak aklımıza gelebilecek olan ihtimalleri elemiş olduk.

Bu vaat gelecek zamanda geçtiği için Allah’ın İsteğininin maksatlı planının sonucu olduğunu görebiliyoruz. Bu “soy” şeytanın başını ezecek (onu yok edecek) ama aynı zamanda da şeytan “onun topuğuna saldıracak”. Bunun ne anlama geldiği bu noktada gizemini koruyordu. Fakat Tanrı’nın planının açıklanacağını biliyoruz.

Allah’ın Adem’e neyi SÖYLEMEDİĞİNE dikkat edin. Erkeğe, kadına söz verdiği gibi bir soyun sözünü vermiyor. Özellikle Tevrat, Zebur & İncil’de babadan gelen oğulların ne kadar vurgulandığını düşününce bu oldukça ilginç bir hal alıyor. Tevrat, Zebur ve İncil’de yer alan soy ağaçları genelde sadece babadan gelen oğullarından söz eder. Fakat Bahçe’deki bu vaat farklı – erkekten gelecek olan bir soy vaadi yok. Tevrat sadece kadından olan bir soyun geleceğini söyler – erkekten bahsetmez.

Var olan bütün erkeklerin içinden yalnızca ikisinin fiziksel babaları yoktu. İlki, direk Tanrı tarafından yaratılmış olan Adem’di. İkincisi ise bakireden doğan – yani babası olmayan – İsa Mesih’ti. Bu, soyun erkek, kadın ya da onlar olmadığının açıklaması ile uyum içindedir. İsa Mesih kadından gelen soydandır. O halde O’nun düşmanı kimdir? Şeytanın “soyu” mu? Bunu detaylı incelemek için zamanımız olmasa da Kitaplar “Yıkım’ın Oğlu”, “Şeytanın Oğlu” ve başka ünvanlarla Mesih’e karşı gelecek olan bir insan hükümdardan bahsederler. Aynı zamanda Deccal olarak bilinir. Sonraki Kitaplar bu “Mesih-Karşıtı” ile Mesih’in arasında olacak olan çatışmadan bahsederler. Fakat önce, bundan embriyo halinde tarihin başlangıcında bahsedilir.

Tarih’in zirvesi, şeytan ve Allah arasındaki çekişmenin sonucu, aynı başlangıçta – ilk Kitapta- peygamberlik edildiği gibi Bahçe’de başlamıştır. Birçok soru vardır ve varolan sorulara başka sorular da eklenmiştir. Buradan devam etmek ve başarılı olmuş Elçilerden öğrenmek, bu sorularımıza cevap vermeyi ve içinde bulunduğumuz zamanı anlamaya yardımcı olacaktır. Adem ve Havva’nın oğulları olan Kayin ve Habil den devam edeceğiz.

Giriş: Kuran-ı Kerim’de Allah’ın İşareti Olan “İncil” Deseni

Kuran-ı Kerim’i ilk okuduğum zaman birçok açıdan çok şaşırmıştım. Öncelikle İncil’e (Müjde) birçok referans yapıldığını gördüm. Fakat ilgimi çeken asıl şey İncil’den bahsedilirken kullanılan spesifik desen oldu. Aşağıda direkt olarak İncil’den bahseden Kuran-ı Kerim ayetleri yer almaktadır. Belki siz de benim farkettiğim deseni fark edersiniz.

O, sana Kitab’ı hak ve kendisinden öncekileri (adım adım) doğrulayıcı olarak indirdi. O,  daha önce Tevrat’ı (Musa peygamberin) ve İncil’i (İsa peygamberin) insanlar için birer hidayet olarak indirmişti. Furkan’ı da (doğru ve yanlış yargısı) indirdi. Şüphesiz, Allah’ın âyetlerini inkâr edenler için şiddetli bir azap vardır. Allah, mutlak güç sahibidir, intikam sahibidir. [Ali İmran Suresi 3:3-4]

Ve Allah ona (İsa) kitabı, hikmeti, Tevrat ve İncil’i öğretecek. [Ali İmran Suresi 3:48]

Ey kitap ehli! İbrahim hakkında niçin tartışıyorsunuz. Oysa Tevrat da, İncil de ondan sonra indirilmiştir. Siz hiç düşünmüyor musunuz? [Ali İmran Suresi 3:65]

O peygamberlerin izleri üzere Meryem oğlu İsa’yı, önündeki Tevrat’ı doğrulayıcı olarak gönderdik. Ona, içerisinde hidayet ve nur bulunan, önündeki Tevrat’ı doğrulayan, Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için doğru yola iletici ve bir öğüt olarak İncil’i verdik. [Maide Suresi 5:46]

Eğer onlar (Kitap Ehli) Tevrat’ı, İncil’i ve Rableri tarafından kendilerine indirileni gereğince uygulasalardı, elbette üstlerinden ve ayaklarının altından yiyeceklerdi. [Maide Suresi 5:66]

Ey Kitap ehli! Tevrat’ı, İncil’i ve Rabbinizden size indirileni uygulamadıkça hiçbir şey üzere değilsiniz. [Maide Suresi 5:68]

Sana (İsa) Kitab’ı, Hikmet’i, Tevrat’ı ve İncil’i öğretmiştim (Allah).[Maide Suresi 5:110]

Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’ân’da, O’nun üzerine hak olan vaaddir. [Tevbe Suresi 9:111]

İşte bu, onların Tevrat’ta (Yasa) ve İncil’de anlatılan durumlarıdır: Onlar filizini çıkarmış, onu kuvvetlendirmiş, kalınlaşmış, gövdesi üzerine dikilmiş, ziraatçıların hoşuna giden bir ekin gibidirler.  [Fetih Suresi 48:29]

Kuran-ı Kerim’deki bütün İncil referanslarını ele aldığımızda ilgi çekici olan “İncil’in” hiçbir zaman tek başına bulunmamasıdır. Her durumda “Tevrat” (Yasa) kelimesi onu takip eder. “Yasa” Musa peygamberin (aleyhisselam) kitaplarındandır. Genelde Müslümanlar tarafından “Tevrat”, Yahudiler tarafından ise “Torah” olarak bilinir. İncil (Müjde) hiç bir zaman kendi başına söz edilmediği için Kutsal Kitaplar arasında eşsizdir. Bunun zıttı olarak Tevrat’ın (Yasa) ve Kuran-ı Kerim’in tek başlarına bahsedildiği ayetler bulabilirsiniz. Bazı örnekler şunlardır:

Sonra iyilik yapanlara nimeti tamamlamak, her şeyi açıklamak, hidayet ve rahmete erdirmek için Mûsâ’ya Kitab’ı (Tevrat’ı) verdik ki, Rablerinin huzuruna varacaklarına iman etsinler. [En’am Suresi 6:154-155]

Hâlâ Kur’an’ı düşünüp anlamaya çalışmıyorlar mı? Eğer o, Allah’tan başkası tarafından (indirilmiş) olsaydı, mutlaka onda birçok çelişki bulurlardı. [Nisa Suresi 4:82]

Başka bir deyimle, Kuran-ı Kerim’de ne zaman İncil’den bahsedilse, her zaman ya Tevrat (Yasa) ile birlikte bahsedildiğini ya da hemen arkasından geldiğini görüyoruz. Bu eşsizdir çünkü Kuran-ı Kerim kendisinden söz ederken kendini diğer Kutsal Kitaplardan ayrı tutar. Aynı zamanda Tevrat’ı (Yasa) da, diğer Kutsal Kitaplardan ayrı tutabilir.

Peygamberlerden bize bir İşaret?

O halde bu desen (İncil’in her zaman Tevrat ile birlikte adının geçmesi) dikkate değer midir? Bazıları bunu sadece bir rastlantı veya İncil’den bu şekilde bahsedilmesinin bir gelenekten ibaret olduğunu düşünebilirler. Kitaplar’daki bu tür desenlerin ciddiye alınması gerektiğini öğrendim. Belki de Allah’ın kendisinin kurduğu prensipi anlamamıza yardımcı olmak için önemli bir işarettir. Bu prensip de, İncil’i gerçek anlamda anlayabilmemiz için öncelikle Tevrat’ı (Yasa) okumamız gerektiğidir. Tevrat, İncil’i anlamadan önce bilmemiz gereken bir ön koşuldur. O halde öncelikle Tevrat’a bakmamız ve İncil’i (Müjde) anlayabilmemiz için neler öğrenebileceğimizi görmemiz gerekir. Kuran-ı Kerim, önceki peygamberlerin bizim için “İşaretler” olduklarını söyler. Ne söylediğini düşünün:

Ey Âdemoğulları! İçinizden size benim âyetlerimi anlatan Peygamberler gelir de her kim Allah’a karşı gelmekten sakınır ve hâlini düzeltirse, artık onlara korku yoktur. Onlar üzülecek de değillerdir. Âyetlerimizi yalanlayanlar ve onlara uymayı kibirlerine yediremeyenlere gelince, işte onlar cehennemliklerdir. Onlar orada ebedî kalacaklardır. [A’raf Suresi 7:35-36]

Başka bir deyimle, bu peygamberlerin hayatlarında işaretleri ve Adem’in Oğullarına (her birimiz de onun çocuklarıyız) mesajları vardı. Bilge ve sağduyulu olanlar bu işaretleri anlamaya çalışacaklardır. O halde İncil’i Tevrat’a (Yasa) bakarak takip edelim. Düz Yolu anlamamıza yardımcı olmak için başlangıçtaki ilk peygamberlerin bizlere nasıl İşaretler verdiklerine bakalım.

Zamanın en başından Adem’in İşareti ile başlıyoruz. Tabii, Tevrat, Zebur ve İncil’in bozulmuş olup olmadıkları sorusuyla başlamak isteyebilirsiniz. Bu önemli soru ile ilgili Kuran-ı Kerim ne söyler? Peki ya Sünnet? Yargı Gününde, Tevrat ve Düz Yol için nasıl bir İşaret olduğu hakkında bilgi sahibi olmak için buna zaman ayırmış olmak iyi olacaktır.